Hayalet Elin Gizemi

Yazan / 26.08.2013 00:00:00 /

Gerçek nedir? Gerçeği nasıl tanımlarsın? Eğer hissedebildiğin, koklayıp, tadıp, görebildiğin şeylerden söz ediyorsan, “gerçek”, sadece beyne iletilen elektrik sinyallerinin yorumlanmasından ibarettir.

Morpheus (The Matrix)

 

1860’lı yıllarda, Amerikan İç Savaşı sırasında birçok insan hayatını kaybetmişti. Biraz daha şanslı olanlar savaş sonrası çeşitli yaralanmalarla evlerine dönebilmişti. Yaralanmaların büyük bir kısmında, dokuların zarar görmesi ya da kangren olması nedeniyle, birçok askerin el ve ayak gibi uzuvları kesilmişti. Gerek savaşın getirdiği travma gerekse de eksik bir uzuv ile normal hayata uyum sağlamak ne kadar zor olsa da, bu kişilerin çok daha farklı bir şikayetleri vardı. Askerlerin büyük bir kısmı, normalde kesilip atılmış olmasına rağmen olmayan el ya da ayakları ile ilgili şiddetli kaşıntı ve ağrı şikayetleriyle doktora gitmeye başlamıştı. Bu durum doktorlar açısından oldukça sıradışı bir durumdu. Örneğin hastanın biri eli bileğinden kesilmiş olmasına rağmen ısrarla elini hissedebildiğini ve elinde inanılmaz bir ağrı hissettiğini öne sürmekteydi. Bu durum karşısında tüm doktorlar çaresiz kalıyordu. Sonuçta olmayan bir elin ağrısını nasıl iyileştirebilirdiniz?

 

Amerikalı nörolog Silas Weir Mitchell bu durum karşısında epey bir heyecanlanmıştı. Sonuçta bu kadar fazla vaka olduğuna göre bu bir tesadüf olamazdı. Vakaları tek tek inceleyen Mitchell oldukça güzel bir yazı hazırladı. Üstelik hayalet uzuvlar (phantom limb) diye durumu çok güzel karşılayacak bir terim de bulmuştu. Fakat hazırladığı yazının içeriği nedeniyle, akademik çevrede alay konusu olma ihtimalinin yarattığı endişe sonucu Mitchell keşfettiği bu ilginç fenomeni saygın bir tıp dergisinde paylaşmak yerine Lippincott’s Journal adlı popüler bir dergide takma bir isimle yayınlamaya karar verdi. Böylece “hayalet uzuv” tanımlaması literatüre ilk kez girmiş oldu.

 

Askeri Hastane ve Amerikalı nörolog Silas Weir Mitchell (1865)

 

Aslında bu konu Amerikan İç Savaş’ından yaklaşık 300 sene önce ünlü Fransız cerrah Ambroise Paré tarafından da fark edilmişti. Paré, dönemi için çok önemli bir karakter olup modern cerrahinin öncülerindendir. Amputasyon işlemi (vücut için sorun oluşturan uzuvların cerrahi yöntemlerle kesilip alınması) sonrasında ilgili yaraları kızgın demirle dağlamak yerine atardamarları bağlama yöntemi Paré tarafından geliştirilmiştir. Aşağıdaki resimde Pare’ye ait eklemli bir yapay el tasarımına ait çizimi görebilirsiniz. Her ne kadar Paré konuya dikkat çekse de ilgili dönemde bu konu farklı yorumlamalar doğrultusunda bilimsellikten uzaklaşmıştı. Birçok insan hayalet uzuvların aslında ruhun varlığı için doğrudan bir kanıt olduğunu düşünmekteydi. Sonuçta bir el kesilip atıldıktan sonra bile hissedilebiliyorsa muhtemelen asıl hissedilen ruh olmalıydı. O nedenle vücut yok olduktan sonra da ruhun yaşamaya devam etmesi oldukça muhtemel bir olasılık gibi görünüyordu.

 

Ambroise Paré ve tasarladığı eklemli bir yapay el

 

Peki bu gerçekten doğru olabilir miydi? Acaba bedenimiz ruhumuzun kullandığı bir kılıf mıydı sadece? Bilim dünyasının konuyla ilgili bir takım açıklamaları bulunmasına rağmen çok yakın döneme kadar hayalet uzuvlar gizemini korumuştur.  Bazı psikolog ve psikiyatrlar bu konunun psikolojik bir hissiyat olabileceğini öne sürmüşlerdir. Bu durumu yakın akrabası ölen bir kişinin, rüyasında sürekli kaybettiği kişiyi görmesine benzeyen bir durummuş gibi yorumlamışlardır. Daha mantıklı bir açıklamada ise, bu hissin kesilmiş uzuvdan geri kalan dokuda bulunan sinir uçlarından (nöromalar) çıkan uyarılar tarafından oluşturulduğu kabul edilmiştir. Yani el kopmuş olsa da, elden çıkıp beyine giden sinir liflerinin kolun içerisindeki kısmı zarar görmemiştir. Bu nedenle  buradaki sinir lifleri bir şekilde uyarı çıkardığında, beyin sanki bu uyarı ilgili uzuvdan geliyormuş gibi hissediyor olabilirdi. Bu fikir tıp dünyasını oldukça tatmin etmiş olmalı ki günümüzdeki bile bazı temel tıp kitaplarında hala varlığını sürdürmektedir. Peki tam anlamıyla gerçek neden bu muydu?

 

Aslında bu soru çok uzun bir süredir California Üniversitesi’nde çalışmalarına devam eden ünlü sinirbilimci Vilayanur Ramachandran’ın da kafasını sürekli meşgul etmekteydi. Bir gün Tim Pons ve arkadaşları  tarafından 1991 yılında maymunlarda yapılan bir çalışmayı okuduğunda kafasında dahiyane bir fikir oluşmuştu (Pons ve arkadaşlarının yaptıkları bu ilginç deneyin detaylarını merak edenler için yazının sonunda kısa bir özet verilmiştir). Ramachandran bu ilginç fikri denemek için bütün cerrah arkadaşlarını arayarak ellerinde yakın bir zamanda elini kaybetmiş bir hasta olup olmadığını sorguladı. Bir arkadaşının, motorsiklet kazası geçirdiği için eli kesilen bir hastayı kendisine yönlendirmesiyle oldukça ilginç olan bu deneyini artık hayata geçirebilecekti.

 

Ramachandran, asistanının şüpheci bakışları altında hastanın gözlerini bir bantla kapatır ve onu bir koltuğa yerleştirir. Daha sonra elindeki pamuklu bir çubuğu hastanın çeşitli yerlerine dokundurmaya başlayıp nereye dokunduğunu hastanın bilmesini ister. Epey basit gözüken bu deneyde Ramachandran pamuğu nereye dokundurursa hasta o bölgesine pamuğun dokundurulduğunu tespit edebilmektedir. Ramachandran pamuğu hastanın yanağına sürdüğü sırada ise hasta çok ilginç bir tepki verir. Hasta normalde pamuğun yanağına değdiğini hissetmesine rağmen çok ilginç bir şekilde sanki şu an olmayan elinin başparmağına dokunuluyormuş gibi hissettiğini söylemiştir. Hastanın bu reaksiyonu karşısında oldukça heyecanlanan Ramachandran pamuğu yanakta gezindirdikçe hasta sırayla şu an vücudunda olmayan tüm parmaklarına pamuğun değdiğini söylemiştir. Ramachandran’ın hastanın yüzünün hangi bölgesine dokunduğunda elinin neresinin hissedildiği ile ilgili çizdiği haritayı yanda görmektesiniz.

 

Aslında bu sonuç Ramachandran’ın bulmayı beklediği bir sonuçtu. Ramachandran’ı şaşırtan asıl olay ise benzer bir haritanın kolun üst bölgesinde de keşfedilmesiydi. Yani şekilde de gösterilen bu bölgelere dokununca hasta olmayan eline dokunulduğunu hissetmekteydi. Ramachandran basit bir pamuk yardımıyla yıllardır gizemini koruyan önemli bir meseleyi çözmüş gibi gözüküyordu. Böylesine bir keşfi tıp dünyasına basit bir pamuk çubuk ve tek bir hasta ile kabul ettiremiyeceği için Ramachandran ve arkadaşları bulgularını başka birçok hastada gerçekleştirdikleri beyin görüntüleme çalışmalarıyla desteklediler. Hastanın yüzüne dokunduğunuzda aslında hastanın olmayan hayalet eline dokunmuş oluyordunuz.

 

Peki oldukça garip olan bu olayın sebebi neydi? Bu olayı anlamak için sizleri sinirbilimin en önemli şahsiyetlerinden biri olan Wilder Penfield ile tanıştırmamız gerekecek. Penfield 1930’lu yıllarda beyni kısmen haritalamayı başaran süper bir bilim insanıdır. İlk başlarda beyin cerrahı olmaktan şikayetçi olsa da kız kardeşinde ortaya çıkan beyin tümörü ve tümör ile ilgili zor bir ameliyat deneyimi yaşaması konuya daha farklı yaklaşmasına neden olmuştur. Penfield aslında epilepsi (sara) konusunu çalışıyordu. Epilepsi sırasında beynin bazı bölgelerindeki sinir hücrelerinin durup dururken yoğun bir şekilde aktivite göstermesi sonucu hasta nöbete giriyor, elinde karıncalanma ya da kötü kokular hissetme gibi deneyimler yaşıyordu.

 

Wilder Penfield

 

Penfield bu epilepsi vakalarından esinlenerek, beyni açıp çeşitli bölgeleri bir elektrot aracılığıyla uyarırsa belki de epilepsinin nereden kanaklandığını keşfedebileceğini düşündü. Mesela bir bölgeyi uyardığında eğer hasta elinde karıncalanma hisseder ya da koku alırsa muhtemelen o bölge epilepsinin ortaya çıkmasına neden olan sinir hücrelerinin bulunduğu bölge olabilirdi. Böylece ameliyathanede kafataslarının tepesi açık ve ayık haldeki hastalarda seri bir çalışma başlatmıştı. Bu sahne gözünüze çok da korkunç gelmesin. Zira beyin dokusunun kendisinde ağrı reseptörü olmadığından biri beyninize siz uyanıkken bir iğne soksa ya da kesip bir parça çıkarsa hiçbir şey hissetmezsiniz. İlginç bir şekilde vücudun her yerindeki ağrı reseptörlerinden gelen bilgiyi işleyip ağrı duyusunu hissetmemizi sağlayan beynin kendisinde bu özelliğin olmaması oldukça ironik bir durum oluşturmaktadır. Konuya dönecek olursak, Penfield beyinde çeşitli bölgeleri elektriksel olarak uyardı ve çok basitçe hastalara ne hissettiğini sordu. Örneğin bir yeri uyardığında, hasta elinin karıncalandığını söyledi. Başka bir yeri uyardığında hasta yüzünde garip bir şey hissettiğini söyledi. Tüm bu çalışmalar sonunda Penfield epilepsinin kaynağını ararken vücudun farklı bölgelerinin beyin üzerinde nerede temsil edildiğini kabaca ortaya çıkarmıştı. Aşağıda Penfield’in çalışmaları sonucu ortaya çıkan haritayı görmektesiniz.  

 

Penfield’in keşfi çok daha ilginç bir şey gösteriyordu. Vücudumuzun çeşitli bölgelerinden gelen duyuların beyinde işlendikleri alanlar büyüklük açısından farklılık göstermekteydi. Yani sırtınızdan gelen bilgiler ile parmaklarınızdan gelen bilgilerin kapladıkları alanlar farklıydı. Beynimizdeki bu bölgelerin kapladığı alanların büyüklüğünü vücudumuzda ilgili bölgenin ne kadar hassas olduğu belirliyordu. Yani ilgili uzuv ne kadar hassas bir yapıya sahipse beyinde o kadar fazla alan kaplıyordu. Yukarıdaki resimde ilgili alanın beyinde ne kadar yer kapladığı hemen üstüne yapılan çizimler ile sembolize edilmiştir. Gördüğünüz üzere dudak ve parmaklar vücudun diğer yapılarına göre daha büyük çizilmişlerdir. Çünkü bu bölgeler diğer bölgelere kıyasla daha hassastırlar. (Konuyla ilgili detayları merak edenler “Öpeyim de geçsin” yazısına bir göz atabilirler). Yukarıdaki resimde de görüldüğü üzere beyindeki temsil alanlarının komşuluğu vücudumuzdaki diziliş şeklinden de bağımsızdır. Mesela yüzün hemen komşuluğunda gövde değil, el yer almaktadır. Yine cinsel organların komşusu olarak ise ayakları görmektesiniz.   

 

Bu bilgiler eşliğinde tekrar hastamızın hayalet eline dönecek olursak çok ilginç bir bilgi ile karşılaşırız. Yandaki resimde ilgili alanın daha da büyütülmüş halini görmektesiniz. Resimde gördüğünüz üzere elin beyindeki temsil alanının komşuluklarında iki bölge vardır. Bunlardan birisi yüze ait bölge diğeri ise kola ait bölgedir. Normalde elden gelen duyuları hisseden bölge elin kesilip uzaklaştırılmasından sonra deyim yerindeyse boş kalmıştır. Beyinde her alan çok kıymetli olduğundan komşuluklarındaki yüz ve kol ile ilgili alanlar sınırlarını genişleterek adeta el ile ilgili alanı işgal etmişlerdir. O nedenle hastanın ne zaman yüzü ya da koluna dokunulsa, ya da burada bir hareket olsa buradan çıkan sinir sinyalleri beyinde, eskiden eli algılayan alan olan bölgesine etkinlik kazandırmakta ve orada hayalet bir el varmış gibi hissetmesine neden olmaktadır. Oldukça ilginç bir durum olan hayalet uzuv deneyimi diğer vücut parçalarında da ortaya çıkabilmektedir.

 

Peki beyindeki temsil alanların vücuttakinden farklı bir şekilde dizilmesi ve komşu olmasının sebebi ne olabilir? Pennsylvania üniversitesinden Martha Farah’ın bu konuda ilginç bir fikri bulunmaktadır. Farah’a göre beyindeki bu farklı komşuluğun nedeni fetüsün anne karnındaki pozisyonundan kaynaklanmaktadır. Buna göre kıvrılmış ceninde kollar dirsekten bükülü durumdadır ve eller yanağa dokunmaktadır. Diğer taraftan bacaklar bükülüdür ve ayaklar cinsel organlara dokunmaktadır. Yukarıdaki resme bakarsanız el ve yüzün, ayaklar ve cinsel organların komşu olduğunu görürsünüz. Bu açıklamaya tam olarak uymayan durumların da olduğunu belirterek, altta yatan muhtemel ana nedenin genetik dizilim ile ilgili olabileceğini söyleyebiliriz. Yazının en son kısmında şunu da belirtmeden geçmeyelim. Yukarıda da bahsettiğimiz üzere ayak ve cinsel organların beyinde komşu alanlarda temsil edilmesi, hayalet uzuvda açıklamaya çalıştığımız mantık doğrultusunda ayak fetişizmini açıklayan bir unsur olabilir.

 

 

Kaynaklar:

1- Sandra Blakeslee, V.S. Ramachandran - Beyindeki Hayaletler (2011)

2- Dale Purves - Neuroscience, 3rd edition (2004)

3- ScientificAmerican Mind (2008 ocak sayısı)

4- Robert Winston - İnsan Beyni (2012)

 

Tim Pons'un makalesinin  çok kısa özeti:

Massive Cortical Reorganization after Sensory Deafferentation in Adult Macaques: Pons ve arkadaşlarının beyin haritalandırması ile ilgili yaptığı bu çalışmada maymunun belirli uzuvlarını uyararak beyinde hangi bölgenin aktifleştiği inceleniyordu. Örneğin hayvanın elini sıkıp beyinde aktifleşen bölge tespit edilerek bu bölgenin elle ilgili temsili bölge olduğu öne sürülüyordu. Hatta elden beyine giden sinir liflerini kesip (rizotomi) ilgili bölgede bir aktivasyon olup olmadığına bakıp durumu netleştiriyorlardı. İlgili sinir lifini kestikten sonra hayvanın eline uyarı verilmesine rağmen beyinde elle ilgili bölgede bir aktivite gerçekleşmemişti. Bu da zaten beklenen bir durumdu. Ama deney sırasında çok ilginç bir sonuç ortaya çıkmıştı. Maymunun yüzüne dokunduklarında beyninde hem yüze ait bölgede hemde sinirleri kesilen ele ait bölgede bir aktivite gerçekleşmişti.

 

 

 

Yazar Hakkında

Serkan KARAİSMAİLOĞLU

Kendisi çok küçükken eve gelen kadın komşuların annesine sorduğu “bugün beyin için ne yaptın” sorusunu tümüyle yanlış anlayıp (meğerse annemin babam için yaptığı yemeği soruyorlarmış) her gün beyin ile ilgili yeni bir bilgi öğrenme çabasıyla büyümüş ama halen çocuk olan bir yetişkindir.
Her şeyi yapmaya çalışıp hiçbir şeyi yapamamış olmanın verdiği hüzün ve hazla yaşamaktadır.
Bir de Hacettepe tıp fakültesi fizyolojide doktora ve asistanlık yapmaktadır.

EN ÜSTE